Pazartesi , 13 Ağustos 2018

Ege Telgraf

Meslekte gözümü 1961 yılında Ege Telgraf’ta açtım. Ne öğrendiysem orada öğrendim. Muhabirliği, foto muhabirliğini, sayfa sekreterliğini, gazete yönetmesini, köşe yazısı yazmasını.
Ege Telgraf,27 Mayıs İhtilali’nden önce Demokrat Parti Manisa Milletvekili merhum Sezai Akdağ tarafından Demokrat Ege adıyla kurulmuştu. İhtilalden sonra Nedim Çapman, Süha Tekil ve Gürbüz Kipkurt, Ege Telgraf adıyla gazetenin yayınını sürdürdüler.
Gazete o yıllarda akşamları yayınlanıyordu ve günlük haberleri verdiği için de çok satıyordu.
Yine o yıllarda İstanbul gazeteleri İzmir’e bir gün sonra gelip satıldığı için Ege Telgraf’ın bu anlamda da şansı büyüktü.
Gazete, şimdi Yeni Bakış Gazetesi binasının yerinde yayınlanıyordu. Alt katta bir rotatif baskı makinası, üst katta da yazı işleri bölümü vardı. Kimlerle çalışmadım ki… Nedim Çapman, Süha Tekil, Gürbüz Kipkurt, Hamit Erengil, Behçet Karayazıcı, Erkan karadede, Yılmaz Biraltın, Mustafa Özbir, Erol Akıncılar, Haluk Narbay, Mümin Sertbaş, Necmi Doğan, sonraki yıllarda Sezer Doğan, Özkan Korkuter, Hasan Soysal, Hüsnü Mençe, Aytekin Yenisey, Yusuf Pakman, Ertuğrul Kale, Ahmet Gümüşçü ve daha niceleri.
Birinci Kordon’daki manzaralı gazete merkezimizdeki yılları asla unutamıyorum. Meslek heyecanını, dostlukları, gazetecilikten zevk almayı özendiren patronlarımı, daha önce saydıklarıma ilaveten tabii ki rahmetli Feridun Sunay’ı. Hepsini, ama hepsini çok özlüyorum.
Gazete bugün ; patronluğunu en zor şartlarda uzun yıllar yapan rahmetli dostum Sezer Doğan’ın eşi Nurten Hanım ve kızı Aylin Süphandağlı’nın sırtında. Onlar, bu marka gazeteyi ayakta tutmak için büyük gayret sarf ediyorlar ama mükemmel, heyecanlı, mesleğini seven bir ekiple gerçekten çok güzel bir gazete çıkarıyorlar.
Ege Telgraf, 59 yıldır ayakta. Onu ayakta tutan tılsım, ona sahip çıkan bir okuyucu kitlesinin varlığıdır.
Ona güvenen, geçmişiyle övünen, yarınına güvenle bakan okuyucusunun varlığı.
Ve tabii o genç, dinamik kadrosu..
Nice yıllar Ege Telgraf.
Ömrün sonsuz olsun.

Böyle avcılık mı olur?

Bir süredir sosyal medyada bu rezil fotoğraf yayınlanıyor. Bine yakın kekliği öldürmüş sözce avcılar, motifleştirdikleri hayvan ölülerinin önünde poz vermişler.

Hayvanseverler  kuruluşları, harıl harıl bu canileri arıyor.

Avlanma yasağı diye bir şey var. Bu yasa, hayvan neslini korumayı da öngörür. Bine yakın kekliği öldürürsen böyle bir neslin yarını olur mu? Zaten keklik, sayısı giderek azalan bir hayvan.

Keklik eti için de avlanmaz. Ne kadar et çıkar ki o hayvandan.

Bu insanlıktan nasibini almamış sözce avcılar dilerim bir gün yakalanır ve kanun önünde hesap verirler.Avcılar kulüplerinin de böyle densizlere karşı daha duyarlı olmalarını bekliyoruz.

Bu arada Bursa Hayvan Severler Derneği, bu adamları tanıyanların 05334052021 nolu telefona bildirmelerini de istiyor.

 

Çekiciler sıktı artık

CHP’nin bir ilçe başkanı dostumla konuşuyoruz. Partililerin, kendilerine ilettiği en önemli şikayetlerin başında kentteki çekici terörü imiş. Her on vatandaştan sekizi, bu çekicilerden yaka silkiyor.

Aaraç çekicileri, daha önce büyükşehir belediyelerinin inhisarındaydı. Yasa değişikliğiyle özelleştirildi ve bu amaç için vakıflar kuruldu.

Gelin görün bu vakıflar, yasada yer alan “Kent trafiğini dizayn etme” görevinden çıkarak, para kazanmayı birinci planda tutuyorlar.

Çekiciler, trafik ekipleriyle hareket etmeli, yasak yere park eden araçlar, iki kez anonsla uyarılmalı, aksi halde fotoğrafı çekilerek çekici devreye girmelidir der yönetmelik.

Der ama dinleyen kim. Çekici, eğer kendi manevra kabiliyetine uygunsa takıyor kancayı, ver elini çekici otoparkı.

Adamlar, para basıyor.

Para basarken, tepki alıyorlar.

Anlattılar, adam babasını Seyfi Demirsoy Hastanesi’ne muayeneye götürmüş, dostorun verdiği ilaçları almak için hastanenin önündeki eczanelerden birinde durmuş. Babası içeride, kendisi eczanede çekici gelmiş, başlamış çalışmaya. İtiraz edilecek olmuş ama dinleyen kim. Ortada trafik polisi falan da yok. Çekici, ille çekecek arabayı. Baba fenalaşmış, ambulans çağırmışlar. Çekici nuh diyor peygamber demiyor.

Halk, esnaf toplu tepki gösterince çekicinin sürücüsü, “Siz güneşte fazla kalmışsınız. Ben gideyim” demiş ve gitmiş.

Bu ve benzeri şikayetler giderek çoğalıyor. Tepkiler büyüyor. Kimse, yapılacaksa eğer düzgün bir görev ifasına karşı değil. Laf olsuna karşı. Trafiğin dizaynı adına gerçekleştirilecek bir hizmeti göremediği için de isyanda.

Meğer neymiş

Buca’da Belediye tarafından yeniden dizayn edilen eski Göksu Bahçesi’ne Işılay Saygın Gençlik Parkı adının verilmesiyle ilgili girişimin Belediye Meclisi’nde şok bir kararla reddedilmesi, siyasi çevrelerde ve kamuoyunda tepki ile karşılandı.

Bu köşede gelişmeleri bir kaç kez gündeme getirmeye çalışmıştım.

Gelinen noktada, böyle olumsuz bir kararın kabul edilemeyeceği görülüyor. Bundan en fazla da Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu’nun rahatsızlık duyduğunu öğreniyoruz.

Kocaoğlu, iki hafta önce Buca’ya gelip CHP’li meclis üyeleriyle tek tek görüştü. Her birine hangi oyu hangi genekçe ile kullandıklarını sordu. Hayır diyenler, böyle bir merkeze Işılay Saygın’ın değil; Yüksel Çakmur’un adının verilmesini önerdiler. Evet oyu verenler de Işılay Hanım’ın Buca için yaptıklarını anlattılar ve kentin simgeleşmiş bir ismi olduğunu vurguladılar.

Oysa Buca’da caddeler, sokaklar, Bucalıların tanımadığı isimlerle anılıyor. CHP’den belediye başkan aday adayı olup kazanamayan bir eski siyasetçinin adı küçük de olsa bir parka verilmiş. En uzun caddesi, Buca’ya hayatında iki defa bile gelmeyen kentle hiç bir ilgisi olmayan kişiye dost ahbap ilişkisiyle konulmuş.

Yüksel Çakmur, Buca’nın simge isimlerinden. Ama hiç bir yerde adı yok. Elbette böyle bir şey gözetilmeli. Ama bu, Işılay Saygın adı üzerine yoğunlaşan bir oylamada değil, bir başka vesileyle kullanılmalıydı. Sonuçta alınan karardan hem Işılay hanım, hem de Çakmur rahatsız oldular.

Sonuç:

Aziz Kocaoğlu’nun girişimi sonuç verdi.

Işılay Saygın Gençlik Parkı önümüzdeki günlerde törenle açılacak.

Mütekabiliyet

Amerika ile papaz olduk ya, seyredin siz.

Önce Amerika yaptırım uyguladı. Bir takım harp malzemesini bize satmayacak. Biz de ondan geri kalır mıyız, iki Amerikalı bakanın, Türkiye’deki zaten var olmayan mal varlıklarını dondurduk.

Buna diplomasi dilinde mütekabiliyet derler. Kısasa kısas.

Mütekabiliyet, karşı tarafı hayli zorlayan bir şeydir.

Diyelim bir Avrupa ülkesi, Türkleri kabil ederken zorluk çıkarıyor. Biz de aynısını yaptığımızda;bir de görüyoruz ki, Türkiye’ye en çok turist yollayan ülke.

Gel de mütakibiliyet uygula.

ABD, bizden özel vize istiyor.Biz onlardan vize mize istemiyoruz. Avusturalya’ya, İngiltere’ye turist olarak bile gitmek imkansız. Anzaklar, her yıl ellerini kollarını sallayıp sınırımızdan içeri giriyorlar.

Bizden vize istemeyen ülke sayısı giderek azalıyor. Artık Hindistan,Sudan, nerede olduğunu bilemediğimiz Kiribeti, Komor İslam Cumhuriyeti, Lebarya, Madagaskar, Mısır, Mozambik,Ruanda, Senegal, Bahreyn, Bengdadeş, can dostumuz bildiğimiz Cezayir, Cibutu, açlıktan nefesi kokan Etüyopya, Gambia,Gine, Gültepe kadar toprağa sahip Lihtenştayn, Litvanya, Slovenya, Slovakya, uğruna savaşytığımız Afganistan, Angola, yine can dostumuz bildiğimiz Azerbaycan bizden vize ister oldular. Neden mi; biz onlardan vize istiyoruz diye.

Böylece sayı artıp gidiyor. Vize istemeyen ülkeler, Güney Amerika’da toplanmış durumda. Brezilya, Arjantin, Şili, Peru, Paraguay gibi git de bulasın ülkeler.

Mütekabiliyeti itibar savaşına döndüren diplomatik anlayış, her zaman hakim olacaktır.Sonuçta dost sayısı iki elin parmağı sayısına inen Türkiye’nin bu alanda biraz farklı bir kulvara girmesi gerekebilir. Çünkü mütekabiliyet, turizm sektörünün en büyük düşmanıdır.Sektör, bitli de olsa, bitsiz de olsa turist ister. Düşman da olsa, dost da olsa turist ister.

Önümüz bu anlamda çok net görünmüyor.

Bekleyip göreceğiz.

Suriye politikası

Türkiye’de 4.5 milyon suriyeli yaşıyor. Neredeyse halkımızın 20’de biri Suriyeli.

Onların gelmesiyle sosyal yapımız, ekonomimiz altüst oldu. İşsizlik tavan yaptı.

Hükumet, hamasi ve insani terimleri kullanarak kamuoyunu bilgilendirdiğini ve inandırdığını sansa da görünen o ki yanılıyor.

Ama politikasında ısrar ediyor. Toplumun neredeyse tamamının onaylamadığı bir politikayı, her türlü riski göze alarak göğüslüyor.

Bu cesaretin perde arkasındaki gerçek, eğer, hamasi ve insani argümanların gözetilmesi yanında Türkiye’nin Orta Doğu’da güçlü ve güvenilir bir ülke olması ilkesine dayanıyorsa; Türkiye’nin buna zaten ihtiyacı yok, Türkiye zaten Orta Doğu’nun en gözde ülkesi.

Yaşanan ekonomik krizin atlatılmasındaki güçlüklerin temelinde bu yanlış politika yatıyor. Çünkü 4.5 milyon insanı besleyen , kollayan, onu kendi yurttaşından daha kıymetliymiş gibi algısı yaratan bur idari yapı var. Devlet memurlarının neredeyse tamamı, bu politikaya karşı çıkmama içgüdüsüyle donatılmış durumda. Onun için toplumsal rahatsızlık had safhada ve Suriyeli konusu, bu ülkenin keyfini kaçırmış durumda.

Bu politikayı savunanların cesaretini çözebildiğimiz gün Türkiye, önemli bir aşamaya gelmiş olacaktır.

Yasaya uyulunca böyle oluyor

Sosyal demokrat belediyelerin yapamadığını sosyal demokrat olmayan bir belediye yapıyor.

Menderes Belediyesi, sahilde yer alan turistik tesislerin para ile şezlong satmasını yasakladı.

Aslında kıyı yasası bunu emrediyor. Ama büyük tesisler, böyle bir yasaya rağmen yabancıyı plaja sokmuyor, bazı tesisler de şezlong ve şemsiye kiralayarak paraya para demiyorlar.

İşin en acı tarafı da resmi makamlara yapılan şikayetlerin pek dikkate alınmaması.

Disiplin, güvenlik, temizlik gibi bahaneler uydurdularak haksız para kazananların yanında yer alınıyodr.

Menderes Belediyesi, örnek bir tavır sergiliyor.Başkan Bülent Soylu’nun bu duyarlılığı, Gümüldür sahillerinde tatil yapanları mutlu etmiştir.Örneklerin çoğalmasını bekliyoruz.Mesela Urla’da, mesela Çeşme’de…

About ismail inan

Sonraki Haber

Ali Kocatepe’ler kolay yetişmiyor

Ali Kocatepe Eski bir dostum. 1970’li yıllarda parlayan bir yıldızdı o. Hatta daha öncesinde. 1968’de …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir