Her Telden

Mesleğe ilk başladığım gazete Ege Telgraf. Beni karşılayan, bu olanağı sunan ve kapılarını açan da gazetenin imtiyaz sahibi rahmetli Nedim Çapman.

Kendisini rahmetle ve minnetle anıyorum.

Yıl 1961.Gazetenin merkezi, Şehitfethibey Caddesi üzerinde; şimdi Yeni Bakış’ın bulunduğu bina.

Nedim Çapman’ın biricik oğlu, Yeni Bakış’ın da sahibi Mehmet Çapman, o yıllarda ya 6 ya da 7 yaşlarında. Babasının dibinden ayrılmıyor.

Bu binadaki çalışmamız üç yıl sürdü. Sonra Birinci Kordon’a taşındık. Nedim Çapman, hisselerini Feridun Sunay’a sattı, yollarımız ayrıldı.

Ama dostluğumuz asla noktalanmadı.

Ölümüne dek sürüp gitti bu dostluk.

Şimdi tıpkı Mehmet Çapman’la kurup koruduğumuz dostluk gibi.

57 yıl sonra Ege Telgraf’ta değil ama mürekkep kokusunu ilk soluduğum binada yayınını sürdüren Yeni Bakış’ta yazıyor olmak, bana hem heyecan, hem mutluluk veriyor.

Yerel basının ne kadar zorluklar içinde yaşamını sürdürdüğünü bilenlerdenim. Ve bu zorlukları aşacağına olan inancımı da koruyorum.

İzmir’in, böyle duruşu belli, eğilip bükülmeyen gazetelere ihtiyacı var.

İzmir’in, kendini soluyan gazetelere ihtiyacı var.

İzmir’in Yeni Bakış’a ihtiyacı var.

Bu gazetede yazıyor olmak işte bunun için keyifli.

Haydi Cem Bakioğlu

İzmirli işadamı Cem Bakioğlu, yaklaşık 15 yıl önce, bir grup arkadaşıyla Ege TV’yi kurdu. Sonra o arkadaşlarının hisselerini satın alarak kanalın mutlak sahibi oldu.

Ege TV, Erol Yaraş’ın da Mehmet Karabel’in de yönetimlerinde bir aile kanalı olmayı başardı. Ege’ye sahip çıktı. Haberciliğiyle, belgesel programlarıyla. Spor haberleri ve yorumlarıyla Egelilerin sahip çıktığı ve zevkle, keyifle izledikleri bir kanal olarak anıldı.

Halk sahiplendi ama sahiplenmeyen bir kesim vardı: İzmirli işadamları.

İzmirli işadamları, yanıp yakaracaklarında bu kanala koşup içlerini döktüler. Kanal onlara kucak açtı. Ama aynı işadamları, sıra reklam vermeye gelince, Ege TV’yi es geçip ulusal kanalları tercih ettiler.

Ege TV’ye vefa göstermediler.

Bu süreçte Cem Bakioğlu ile aynı dönemde İzmir Ticaret Odası Başkanlığı yapan Ekrem Demirtaş’ın aralarının limoni olması da rol oynadı. Demirtaş’ın gözünün içine bakan işadamları, güzelim kanalı kaderiyle baş başa bıraktılar.

Frekans kirası, çalışanların maaşları, elektrik başta olmak üzere gider baskısı altında nefes alamaz hale gelen Ege TV, Cem Bakioğlu’nun oğullarının “Yeter baba, her ay bu kanala 50 bin lira veriyoruz. Kapatalım gitsin” demesiyle ekranını karartmak zorunda kaldı.

Gelelim bu güne.

Artık bugün Ticaret Odası’nın başında Ekrem Demirtaş yok. Mahmut Özgener var. Üstelik Mahmut Özgener,  hükumete de yakın bir isim.

Şartlar oluştu.

Binası, ekipmanı yerinde duran, ekibi de çağrılsa hemen koşacak olan Ege TV’nin yeniden canlanması mümkün değil mi?

Cem Bakioğlu, buna yeniden niyetlenebilir mi?

Yanına bir kaç dostunu alıp Ege TV efsanesini sürdüremez mi?

TV kanalı olmayan İzmir, sizden bunu istiyor Cem Bakioğlu.

Denemeye değmez mi?

Haydi, haydi bir cesaret.

Riski var ama bu riske değer.

Siz, ne riskleri göğüslediniz.

Bunu mu göğüslemeyeceksiniz?

O ismin hikayesi

Avukat Esen Yücel, CHP İzmir İl Başkanı Deniz Yücel’in babası.

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde okumuş.

1960’lı yılların sonları. O süreçte, aynı fakültede okuyan Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan’la tanışma imkanı bulmuş.

Dünyanın uyandığı ve ideolojik gruplara ayrıldığı yıllar. ABD’nin özellikle Vietnam’da uyguladığı politikaya karşı çıkanların antiemperyalist söylemleri ve eylemleri, Türkiye’yi de etkisi altına almış.

Gençler, öfkelerini, ikide bir İstanbul Limanı’na demirleyen Altıncı Filo’nun askerlerini denize dökerek dile getiriyorlar. ABD Elçisi’nin makam otosu yakılıyor, Amerikalılar görüldükleri yerde saldırıya uğruyor.

Eylemciler, giderek örgütleniyor ve bu eylemler, üniversitelerde en üst düzeyde yaşanıyor. Çünkü 1961 Anayasası’nın getirdiği özgürlükler çerçevesinde polisin üniversiteye girmesi yasak.

Bu başkaldırışın en önemli isimlerinden biri de Deniz Gezmiş. Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan da hep yanında.

Esen Yücel, geçtiğimiz hafta Yaşanabilir Buca Derneği ile Köstem Vakfı’nın Buca’daki merkez binasına konuk oldu. Konu Deniz Gezmiş ve arkadaşlarıydı. Yücel, bu tanışıklığın 2 yıl kadar devam ettiğini anlattı o akşam.

1972 yılında 5 Mayıs’ı 6 Mayıs’a bağlayan gece, bir grup arkadaşıyla birer şişe şarap alıp sahile inmişler. Saat 03.00-04.00 arasında Esen Yücel’i bir sıkıntı basmış. Sonrasını şöyle anlattı:

“Anlam veremediğim bir sıkıntıydı bu. Oysa arkadaşlarla birlikteydik, şarap içmiştik ve mutlu olmalıydık. Mecburen yurda döndük. Ama ertesi gün öğrendik ki, Deniz, Yusuf ve Hüseyin idam edilmişler. Sıkıntım bundanmış. İşte o an dünyam başıma yıkıldı. O geceyi ve o gecenin sabahını asla unutmam.”

Sonra evlenmiş Esen Yücel, avukat da çıkmış ve doğan oğluna da Deniz Gezmiş’in anısına Deniz adını vermiş.

İşte o Deniz Yücel, bugün CHP’nin il başkanıdır İzmir’de.

Genç, dinamik ve partisinin bu kentteki bütün sorumluluğunu sırtına yüklemiş bir başkan.

Politika kalitesi

Türkiye’de politikanın hangi kalitede olduğunu anlamak ve kestirmek için belli kriterleri göz önünde tutmak ve değerlendirmek lazım.

İktidar, eleştiriye tahammülkar değilse, muhalefet partilerinin varlığından şikayetçiyse ve muhalefetin her söyleminde hop oturup hop kalkıyorsa, o ülkede politikanın kalitesi tartışılmaya başlanır.

Muhalefet, iktidarın hiç bir yaptığını beğenmiyorsa, kendisi iktidara geldiğinde, yapılmış köprüleri yıkıp, otoyolları kazımak, hayata geçirilmiş güzel uygulamaları ortadan kaldırmaya yönelik mesajlar veriyorsa, artık o ülkenin politik kalitesi adına çivisi çıkmış demektir.

Türkiye, biraz böyle bir tablo çiziyor.

İktidarla muhalefet arasında hiç bir uzlaşı, hiç bir el ele tutuşma, hiç bir ağız birliği yok.

Gerçekten ulusal çıkarlar adına bile görüş ayrılıkları var. Birinin ak dediğine öbürü siyah diyor.

Ben, CHP iktidar olduğunda, aslında geçmişe göre daha iyi olan, ancak bir çok eksiği ve yanlışı da bulunan sağlık sistemini islah etmek yerine tümüyle yok edip kendi sistemini kuracağından korkarım.

Ben, CHP’nin sanat okullarını kapatıp, ömrünü ve misyonunu tamamlamış Köy Enstitüleri’ni yeniden hayata geçirmesinden korkarım.

Ben, eğitim sisteminin alfabeli yıllara dönüştürülmesinden, çocuklarımıza solucanların sindirim sisteminin, Paraguay’ın ikliminin, Bolivya’nın tarihinin öğretildiği yıllara dönüştürülmesinden korkarım.

Ama ben en çok da AKP’nin Latin harflerini seçmeli ders ilan etmesinden korkarım.

Korku salan bir siyaset düzeninin kalitesini nasıl onaylayabiliriz ki?

Türkiye’de daha demokrasinin emeklediği 60’lı, 70’li yıllarda bile parti liderleri, aynı ekranda karşı karşıya gelebiliyor, ülke meselelerini tartışabiliyorlardı. Hüsamettin Çelebi’nin, Uğur Dündar’ın sunduğu bu tartışma programlarında Demirel, Ecevit ve Erbakan karşı karşıya gelebiliyorlardı. Türkeş, Ecevit’le tartışabiliyordu. Demirel, Özal’la atışabiliyordu.

Katakulliler yapılmıyor muydu, yapılıyordu ama tadında bırakılıyordu.

Katakulli yapana da hesap sorulabiliyordu, faturası kesilebiliyordu.

…..

Siyaset, leziz bir yemektir. Önce malzemesi kaliteli olacak.

Siyasetin ana malzemesi insandır.

Politikacı kaliteli olacak.

Kaliteli politikacıyla kötü politika yapılabilir, ama kalitesiz politikacıyla kaliteli politika asla.

İkincisi leziz yemeğin nasıl yağı tuzu önemliyse, politikada da hal ve tavır, sarf edilen sözler, beslenen niyetler, çizilen hedefler önemlidir.

Türkiye’de üçüncü dünya ülkelerinde görülen bu siyaset kalitesini yükseğe taşımak, öncelikle fanatik olmamakla mümkündür.

Önümüzdeki seçimler, halkımıza bu olanağı sunuyor.

Aklımızı kullanırsak, Türkiye’yi kaliteli siyasetin yapıldığı bir ülkeye dönüştürebiliriz.

KNK ve Işık Teoman

Hakan Tartan’ın en güzel projelerinden biriydi KNK dergisi. İzmir’in tarihine ışık tutan, insanları araştırmaya, İzmir’in geçmişini deşmeye teşvik eden mükemmel bir dergiydi KNK.

Dergiyi yöneten Işık Teoman, İzmir basınının deneyimli, sevilen, işini iyi yapan bir mensubuydu. Ve tabii ben dahil dergiye gönül ve destek veren herkes, Işık Teoman’ın oluşturduğu sevgi halesine girip bir şeyler yapmaya çalıştık.

Dergi, 35’inci sayısını yayınladı. İkinci sayısından itibaren hemen her sayısında bazen bir, çoğunlukla iki yazım yayınlandı. Bununla gurur duydum. Çünkü her biri kendi alanında bir değer olan kalabalık bir destekçi grubu ile bir yarış halindeydik. Hangimizin yazısı daha çok beğenilecek diye gerçekten tatlı bir çekişme içindeydik.

KNK, İzmir için önemli bir şanstır. Böyle bir dergi çıkmasaydı, tarihi pek çok gerçek de su üstüne çıkmayacak, o yazılar, o fotoğraflar yayınlanmayacaktı. Eminim, en az 10 bin özgün fotoğraf bu vesileyle KNK dergisinde yayınlanmıştır.

Duayen turizmci Serdar Çelenk’in sosyal medyada paylaştığı yazıya ben ve dergiye destek veren tüm arkadaşlarım imzamızı atarız. Çelenk, KNK’da görüş ayrılıkları olsa da pek çok araştırmacının bir araya gelmesinin bile ayrı bir başarı olduğuna vurgu yapıyor.

Tam 35’inci sayısı yayınlanmış ve dağıtılıyordu ki, Konak Belediye Başkanı Sema Pekdaş, Işık Teoman’la yollarını ayırdı. Gerekçe, emekli olmasına rağmen nasıl çalıştırılacağına formül bulunamayıştı.

Buna inanmak, gerçekten çok zor. Pek çok belediyede benzer durumda olanların statüleri korunurken Işık Teoman’a niye çözüm bulunmasın?

Asıl amaç dergiyi kapatmaksa bu niye?

Dergi, yayınlandığı günden beri her yıl ödül alıyor. Daha geçen ay iki ödül aldı. Böyle bir dergiyi öldürmek, kimin işine yarar?

Sonuçta hepimiz şoktayız. KNK, Işık Teoman’sız da çıkar ama öylesine çıkar.

KNK, Işık Teoman’la özdeşleşmiş bir yayın. Bırakın öyle kalsın.

Formülü de üretin.

Biz de daha büyük bir şevkle çalışalım ve İzmir’in tarihsel belleğine daha çok katkı yapalım.

 

Midye muhabbeti

Bir İzmir klasiğidir:

“Nasıl yapıldığını yerinde görsen bir daha ömrün boyunca yemezsin.”

Burada sözü edilen midye dolması.

Hani şu tadına doyulmaz şey.

Ama gelin görün ki, inanılmaz sağlıksız, inanılmaz zararlı.

Gözümüzü kapatıp yiyoruz, ötesini düşünmüyoruz bile.

Deniz üzerine neredeyse master yapacak bilgiye sahip profesörlerin hocası Orhan Cura’nın ağzında tüy bitmişti:

“Yemeyin şu mereti çocuklar.”

Göztepe ile Alsancak arasında neredeyse 15 yıl birlikte gidip geldiğimiz körfez vapurlarında konuşma sırası ona geldiğinde bize hep aynı şeyi öğütlerdi:

“Midye bir pislik avcısıdır. Bir kaba deniz suyu koyun, içine dört tane canlı midye atın. Kabın içindeki suyu alabildiğine pisletin. Dört gün sonra suyun tertemiz olduğunu göreceksiniz. Çünkü midye onca pisliği içine çekiyor, sonra da size midye dolması olarak dönüyor.”

Midye dolmasının hangi şartlarda yapıldığını görmeden önce, midyenin nereden toplandığını bir düşünelim. İzmir Körfezi, neredeyse 60 yıldır pislikten geçilmeyen bir mikrop yuvası. Gerçi şimdi İzmir’de midye kalmadı, İstanbul’dan geliyor ama orasının da buradan kalır yanı yok.

Midye, ağır metalleri içine çekiyor. Civa, kurşun vs. Bunlar yenildiğinde beyinde kalıcı hasarlar yapıyor.

Yüksel Çakmur, bu gerçekten hareket ederek, 1989’da İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı seçildiğinde midye satışını yasaklamıştı.

Hedef yapıldı ama yılmadı.

Şimdi kentte neredeyse 100 kişiye bir midye satıcısı düşüyor.

Midye dolmasını Mardin’liler yapıyor, satışını da onlar gerçekleştiriyor. Çok nadir; İzmirliler, Karaburun midyesinden dolma yapıyor. Ama onda da risk var.

Yunan adalarında midyeler bizimkinden farklı. İçleri daha büyük, renkleri daha açık. Belli ki temiz suda yakalanmışlar. Onları gönül rahatlığıyla yiyebilirsiniz.

Midye gerçeği bu. Amerika yeniden keşfedilmiyor. Bilinen şeyler bunlar. Ama yiyoruz. Gözümüz kapalı.

Sonuçlarına da katlanacağız.

Hayatlar kurtulsun

Allah kimseye böyle acı vermesin.

Kalp cerrahisinin efsane ismi Prof.Dr. İsa Durmaz’ın 36 yaşındaki diş hekimi oğlu Burç Durmaz, hatırlarsınız beş hafta önce bir kalp krizi geçirmiş, kaldırıldığı hastanede iki hafta yaşam mücadelesi verip yenik düşmüştü.

Olay, Cenk Durmaz’ın, bir tenis maçından önce yürütme bandında ısınma hareketleri yaparken kalp krizi geçirmesiyle başlamıştı. Kültürpark’taki olaydan sonra çağrılan ambulans, genç adamı en yakında bulunan Nevvar Salih İşgören Devlet Hastanesi’ne götürdü.

Yasa böyle emrediyordu.

Hasta en yakın hastaneye götürülecek.

O hastanede bu konuda uzmanlaşmış bir sistemin olup olmaması önemli değil.

Önemli olan yasa.

İsa Durmaz, olayın kendisine iletilmesi üzerine isyan etmiş ve oğlunun bir an önce Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’ne kaldırılmasını istemişti.

Nitekim öyle yapıldı ama kalp bu… Zaman kaybı dinlemez ki.

Ne yazık ki geç kalınmıştı.

Sonuçta Burç Durmaz kaybedildi.

Ama İsa Hoca, uygulamaya isyanda devam ediyor. “Bu kanun değişmeli, ambulanslar, böyle durumda hastayı, hastalığına göre uzmanlaşmış bir hastaneye yönlendiren bir merkezden talimat almalı” diyor.

Ve de haklı.

Çünkü o, bu uygulamayı ağır bir bedelle ödedi.

Dileriz, yetkililer, acısı asla dinmeyecek bu babaya kulak verir ve gereğini yapar.

GEZİ NOTLARI

Bu koltukta kimler oturmadı ki

Her yıl 9 Mayıs geldiğinde Fransa’da Nice’in bir kasabası olan Cannes’da dünyanın en prestijli film festivali düzenlenir.

Cannes Film Festivali, nitelikli filmlerin yarıştığı bir etkinlikten çok skandallarıyla anılır. Bu yıl festivale damgasını vuran konu da selfi çekilmesinin yasaklanması. Ancak prestijli bir festival olarak anılsa da Cannes Film Festivali, giderek eski cazibesinden çok şeyler kaybediyor.

Ancak Cannes’da popülerliğini hiç kaybetmeyen bir otel var ve tabii bu otelin salonunda yer alan tarihi deri koltuk. Tarihi özelliğinin yanı sıra konforuyla da Cannes’da bir numara olan Ferriere Oteli’ndeki bu koltukta kimler oturmamış ki. Hemen üzerinde yer alan fotoğraflardan öğreniyoruz ki, korku filmlerinin yıldız ismi Alfred Hitchcock, Kirk Douglas, Alain Delon, Yul Brynner, Tony Curtis, Marcello Mastroianni ve daha niceleri.

Otele gelen misafirler, bu fırsatı kaçırmıyor ve bir hatıra fotoğrafı çektirmekten kendilerini alamıyor.

NOSTALJİ

Garip bir hikaye

Yeşilçam sinemasının en ünlü komedi ustalarından biriydi Vahi Öz. Ermeni asıllıydı ve asıl adı da Vahe Ozinyan’dı. “Horoz Nuri” tiplemesiyle ünlendi. Ancak 58 yıl yaşayabildi. Bu ömrü boyunca beş evlilik yaptı. Beşinci ve son eşi kendisi gibi sanatçı olan Jale Öz’dü.

Vahi Öz, öldüğünde, Jale Öz, kocasının ilk evliliğinden olan oğlu Taner Öz’le evlendi.

Bu olay, Vahi Öz’ün onca filminden daha çok sansasyon yaptı.

 

Yumurta topuklar Salih Usta’dan

Türkiye’de yakın tarihimizin en ünlü kabadayıları, ayakkabıcı Salih (Ören) Usta’yı yakından tanır.

Çünkü Salih Usta, onların raconuna uygun ayakkabı üreten sayılı ustalardan biri.

Buca’nın Yanıkkahveler mevkiindeki mütevazı  dükkanında kardeşiyle birlikte, Türkiye’nin dört bir yanından gelen ayakkabı siparişlerini yetiştirmek için geceli gündüzlü çalışıyor.

Siparişlerin bir kısmı da cezaevlerinden geliyor.

Bitirimlerin, külhanların, babaların siparişleri bunlar. Yumurta topuk, sivri burun. Ama ille de arkası basık.

Kimler müşterisi olmadı ki onun.

Bir zamanlar Buca’yı yakıp kavuran Böbrek Ali. Kayserili Şakir Karataş, İzmir’in ünlü kabadayılarından Mehmet Ali Uçar, Edirne’den Bekir Değirmenci ve daha niceleri.

Bucaspor’da da çeşitli seferler başkanlık yapan Salih Usta, pek çok kabadayının ayakkabı numaralarının bir liste halinde kendisinde olduğunu söylüyor ve “Bana bazen telefonla sipariş verirler. Ayakkabıyı yapar ve cezaevine gönderirim. Parası da sonra gelir. Ama mutlaka gelir. Şimdiye kadar takan olmadı” diyor.

 

About ismail inan

Sonraki Haber

Urla işgal altında

Soyadı üzerine Soyadı Kanunu, 21 Haziran 1934 yılında kabul edildi. O zamana kadar, ailelerin lakapları …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir